29 Haziran 2016 Çarşamba

7 Milyar -başka- İnsan


Dalgalanıyorum. Oraya buraya, her yere, her köşeye, herkesle, tek başıma. Sadece dalgalanıyorum. Devlet istikrarlı ama hayatımın her dakikası borsa gibi. Genel olarak yükseliyorum gibi ama hep bir düşüş söz konusu. Vallahi inceldi tüm halatlarım. Birlikte çürüyoruz. Ortada bir halatın kaldığından pek emin değilim ama bir şeylere tutunuyorum. Ya bırakıp düşene kadar nefesimin kesilmesini göze alacağım ve yere çakılınca tüm dalgalanmalarım sona erecek ya da daha sıkı tutunup inceldiği yeri inceltmeye devam ederek saçlarımla birlikte dalgalanmaya devam edeceğim. Bırakmaya pek niyetim yok da halatların duygularının olmadığını biliyorum.

Yaptığım her şeyin "sen de yapmıştın" kıyasıyla karşıma çıkması ve çıkacağı düşüncesiyle içimden gelen her tepkiyi hassas teraziye koyarak benden başka herkesi, her şeyi düşünerek hareket etmek halatlarımı inceltiyor. Herkes denilen başka insanların yaşayışıma sansürler koyması, kendi içime dublajlar yapması, sadece sözde benim olan hayatın dublörü olmak ve repliklerimi -başka- insanlardan almak halatlara tutunmaksa, halatların Allah belasını versin diyip boşluğa düşmek, kötüyle kötü arasındaki en iyi durum. Ne yazık ki halatları bırakacak cesaretim ve gücüm olmadığından hassas terazimde kendi yüreğim hariç herkesin duygularını tartarken kendimi biraz daha unutuyorum.

Caddenin ortasına çıkıp "seni sevmiyorum, seni de sevmiyorum, sizi hiç sevmiyorum, hiçbirinizi sevmiyorum" diye yere çökerek ağlamaktan yorulmak isteyecek kadar delirdim, şükürler olsun. Kulaklığımla eve yürürken kafamı sallayarak türkü söyleyen beni bu hale getiren -başka- insanlar her türlü kötülüğü yapar, şaşırmıyorum, şaşırmayın. İnsan insanın kurduymuş gerçekten, insan yaratılmışların en çirkini olmayı başarmış, en aptalıymış gerçekten.

Hassas terazi kullana kullana köşe başı esnafı gibi olduk, herkese farklı bişey tartıp aynı ses tonuyla para isteyen gözlüğünün üstünden bakıp sadece parayla ilgilenen bir dünya dolusu kocaman, dümdüz insanlar.

Kişisel gelişim kitaplarının içindeki kocaman kocaman yazan o güzel cümlelerin aslında hiç işe yaramadığı dehşet veren dünyada ancak bakkal defteri tutabilen bir dünya dolusu kocaman, dümdüz insanlar.

Ve, kocaman dümdüz insanlar,
Hem de bir dünya dolusu


24 Ekim 2015 Cumartesi

Fragman

Yaşayalı çok olmuyor daha ama eskiyi özlüyorum. Zaten 5 yaşımda olsam 2 yaşımı özlerdim gibi geliyor.

Birkaç dostluk, biraz sır, biraz da kendimi kaybettiğim geliyor aklıma bazen. Ya okula giderken baktığım pencerenin camında, ya içtiğim nane limonun tadında ya da dinlediğim şarkının bestesinden ziyade karaladığım kitap kapağında. 

İnsan kaybettiklerini düşündükçe kendini de kaybediyor, kaybettiklerinin yanında kazandıklarına bakıp kaybettiklerine karşı yine kaybediyor. Zaten insan, kazanmak pahasına hep kaybediyor. Ben şu dünyada en çok ilkokul arkadaşlarımı kaybettiğime üzüldüm. Bir de, 2. sınıfta öğretmenime mektup yazmıştım, cevap gelmemişti. Ondan sonra yaşadığım hayal kırıklıklarının hiçbiri bu kadar ağır gelmedi. Zaten hiçbiri, attığım mektubun rengi kadar bile canlı değil hafızamda. 

Mesela, ilkokulda tanıdığım hiçbir arkadaşımın soyadı yok da aklımda, hepsinin okul numarasını hâlâ ezbere bilirim. Şimdi soyadlarıyla kaydediyoruz telefonlarımıza, sıfat koymuyoruz, nitelemiyoruz. Büyüyoruz, büyüdükçe kaybettiklerimizi daha da büyütüyoruz. Yaşımız büyüyor, biz küçülüyoruz. 

Ama insan en çok, ne kaybettiğini bilmediğinde kendini kaybediyor.
Ve insan en çok, kazanmayı öğrendiğinde kaybetmeyi unutuyor.
Böylece insan, kaybettiklerinde kendisi, kazandıklarında başkası oluyor.
Bundan sonra insan, kalktığı yerde ölüyor, vardığı yerde yeniden doğuyor.
En son, insan hiç varolmuyor. 

31 Mayıs 2015 Pazar

Yazmanın Yan Etkisi

Yazmayı sınırlandırabileceğim hiç aklıma gelmezdi. Benim en güçlü yanım, en açık tarafım, en 'en tarafım yazmaktır diye düşünürdüm hep. 

Üzüntü beynimi köle ettiğinde yazmak, azad ediyordu beynimi. Gözlerim değil de kelimelerim doluyordu, dişlerimi değil de harfleri sıkıyordum. En son noktayı koyduğumda nefes bırakır "Rahatladım ulan" gülümsemesi yerleştirirdim suratıma. Defter kapağını kapattıktan sonra hiçbir şey yokmuş gibi devam edebilirdim. Mutluluk, benim için çocukların ulaşabileceği yerdeydi. Oda sıcaklığında saklama zorunluluğu vardı ama son kullanma tarihi hiç olmadı. 

Yazar, buruşturup atardım ya da sil tuşuna koyardım parmağımı, en başa kadar gelirdi imleç, kaydetmeden çık derdim bazı zamanlar. Bazen de düşünmeden yazar, son satıra özensizce bi' imza atar kapatırdım defteri ya da paylaş der, ortaya atardım yazdıklarımı. Doğrusunu söylemek gerekirse, paylaşmak her zaman daha hoş geldi bana. Öylelikle mutluluk, oda sıcaklığında saklanarak bozulmuyordu. Defter kapağının altında bazen üşüyordu çünkü, kullanamadan atıyordum. 

Ama diyen başlayan cümlelerim var bundan sonra, sebebinden ayrılmış sonuçların verdiği büyük kırgınlıklar.

Yazdım, beğenildi, yazdım ama karşılaştırıldı. 'Bu daha iyi sanki?' dendi. Karşılaştırılırken duygular kenarda kaldı, mutluluk çocukların ulaşabileceği yerdeydi; düştü, dağıldı, bozuldu; soğuktu. 

Yazdım ama anladım; duygular değil, özenle dizilmiş süslü kelimeler önemliydi. 

Üzüldüm ama gerçekti; insanı, gerçeklik değil, kurmaca güzellikler memnun ederdi. 

Ben Mutluluğu yere koyuyorum. Çocuklar zaten mutlu, yetişkinlerin ulaşamayacağı yerde muhafaza etmek gerekiyor. 

Ben paragraflarla sevdim, kelimelerle dövdüler. 


16 Ocak 2015 Cuma

And More, Much More


Gördüğüm rüyalardan mı yaşadığım gerçeklerden mi etkileniyorum? Çoğu zaman gördüğüm rüyalar sonrası yaşadığım gerçekler çökertiyor beni. Kalkar kalkmaz pencere açıp dışarıya boş gözlerle bakarken yanımda bi sigara dumanı istiyorum. Yanımda olmasından ziyade ciğerlerimde de, dudaklarımda da. Ama uyanıp telefonumun geceden kalma ölü ışığına bakıyorum. Yüzümü yıkayıp hazırlanıyorum yine hep aynı şeyler. Her gün tekrar eden kahvaltısız erken saatler. Mutsuz uyanmalar sonucu kasvetler, etrafına yayılan kötü hava. Sigara dumanı misali. Yine iç çekip soğuk hava da sigara tadı istiyorum. Sigara yerine su içip ders dinliyorum. Ders dinlerken de otobüste kulağıma sıralanan müzikleri dinliyorum aslında. Donuk yüzümde gülümseme oluyor da dudaklarım kıvrılıyor sadece. Gözlerim hâlâ ölü. İçimin duvarlarına balyozla vurup ben etkileniyorum. Rüyalarımın gerçeğe dönüştüğü, göz kapaklarımın açıldığı o saniyelik an gibi.

Duygularımın bitikliğinden içimde hissetmediğim bir sürü his var. Ne yapmak istiyorum ya da ne yapmak istemiyorum sorularına yardımcı olmayan hisler. Düşündürten ama konuşturmayan, sigara da vermeyen ateş de tutmayan. Ben de bırakıyorum kendimi sıraya. En sonunda titriyor telefonum ve gülümseme ve somurtma ve much more.

1 Ocak 2015 Perşembe

Serbest Stil

Mutlu olduğumda en çok yazmayı özlüyorum. Evet, mutlu olduğumda kelimeleri biraraya getirecek şairane hissetmiyorum kendimi. Salıver gitsin ne gereği var, şimdi gül; bir yığın kelimeyle paragraflar oluşmasın, kahkaha at kocaman bir sayfa diyorum. Bencil miyim ya da mutluluk hissedilmesi gerçekten güç bir duygu mu? Belki biraz bencilim ve evet mutluluğu zor hissettim,paragraflarca yazdım zamanında, onunla yetindim.
Bi'gün okuldan eve dönerken bloglarımı okumuştum tek tek. Her cümlemden sonra vay be dedim, ne güzel hissetmişim, hissetmişim de duygularımı yazıyla hissettirmişim. Devam ettikçe okumaya, tüm duygumu yazıda bıraktığımı gördüm. Gözümden bi damla yaş akmadığını, çenemin bir kez titremediğini hatırladım. Yazmanın ardına ne kadar güzel gizlendiğime de hayran kaldım biraz. Duygusal olmayışıma her dakika biraz daha şükrettiğim de geldi hatırıma ve bunu yazmaya borçlu olduğum.
Hiç güçsüz kalmadım ben, kimsenin karşısında da ağlamadım ya da herhangi bir şey. Yazdığım zamanlar, ayağımla üstümden kayan yorganı tekmeleyip atarak üstüme getirişim gibi yaşamı biraz daha oturttum kendime göre. Gözlerim doldu ama ağlamadım, sadece bazen kelimeleri daha acımasız yerleştirdim. Haketmişlerdi.
Şimdi de mutluyum ben, siz neden mutsuzsnuz? Yazı yazmak için biraz moral bozmak istedim sadece. Ha arkadaşlar, herkesin hayatı yolundadır; iyi ya da kötü. Çok sonradan fark ettiğinizde bu hayatın sizin olduğunu görürsünüz, herkes mutludur, içlerinde bi yerlerde. Herkesin kendi hayatı var, hayatını kabullenip yaşamaya başlayanlar için mutsuzluk diye bir şey yok, bu benim hayatım, bu benim yolum demeyi bilenler için başka mutlu hayatlara özenmek, o hayat benim olursa mutlu olurum demek yok, yok çünkü kendi hayatlarına bu benim hayatım demeyi öğrenmiş insanlar için adına başkası dediği insanlar da yok. 
Ve arkadaşlar; mutsuz olmak, mutlu olmak kadar güçlü değil.

25 Ekim 2014 Cumartesi

Yaşamak mı, hayat?

Son zamanlarda hayat kelimesinin her türlü çekimini yaparak yazıyorum, her köşeye. Hayatımın her türlü çekimini yaparak da yaşıyorum. Kelimenin ne anlamı kaldı ne de yaşanacak bir tarafı. Aslına bakarsak kelime hala aynı, hala anlamlı, ben biraz bıktım galiba. Hayat demekten, hayat deyip çile çekmekten bıktım. Yoruldum biraz, biraz da üzgünüm. Mutsuzluk var en başında, en alt köşeye umudumu koymuşum. Her şey bitiyor, umut kalıyor yine, gereksiz hayaller kuruyorum yine bazen, sonra pişmanlıklarım diziliyor tek tek kalbimin en orta yerine. Hayallerimle mutlu olduğum kadar, pişmanlıklarıma ağlıyorum.

Ben çabalamadıkça kimsenin gelip beni kurtarmasını bekleyemem, beklerken dibe çökemem. Ama çırpınacak gücüm yok, desteğim yok. Koskoca bi okyanus ortasında gibi çırpındıkça su yutuyorum, elimi kaldırdıkça daha çok yoruluyorum ama bekleyecek zamanım da yok. Ne yapacağımı bilmeyerek, bilmediğim şeyler yapıyorum. Sonunu göremiyorum, düşünemiyorum. Sınırsız vaktim var ama işime yarayacak vakit çok az. "Ne yapsam pişman olmam" diye düşünürken hareketlerimi sınırlayamıyorum, reflekslerimi tutamıyorum ve durmadan su yutarken daha çok yoruluyorum. Sonunu bilmeden, bekliyorum sadece.

Hayatımızın özeti de bu işte; çırpın, yorul, bekle. Tüm her şey pes etmek için bir sebep ama sonucu yok; devam edip umutlanmak için tek bir neden yok ama sonucu aşikâr. Seçim bizim elimizde ama dayanak yok. Umut var ama mantık izin vermiyor. Hayat zor ve biz tek başımızayız. İster dayan ve devam et ister pes et. Her taraf su, kara görünmüyor. Hiçbir kararın seni oradan çekip çıkarmaz ama biri dibe çekerken diğeri bir ışık arar. Yani; sen ne dersen, o.

Ama hayat bir okyanus değil, belki daha şanslıyız ya da bazıları okyanusu tercih eder. Her iki durumda da tercihlerimiz bizi şimdi olduğumuz duruma getiriyor. Mutsuzsak, mutluysak, neşeli ya da üzgünsek... Kimseler etkili değil, biz, ben merkezli hareketlerimizin sonucunu yaşıyoruz. Yani hak ediyoruz. Şikayet edecek bir şey yok. Ne kadar pişmanlık duysakta, karar vermeden önce ki hayatımızı ne kadar özlesek de geri dönemiyoruz, özür dileyebiliyoruz ama devamı yok. Her şey bitiyor. Her şey tuhaflaşıp kendi hayatımız bize garip geliyor. Velhasılı kelam yine üzülüyoruz.

Sizi bilmiyorum ama ben bu hayatı, hayat diye adlandırmak istiyorum artık. Pişmanlıklarımın verdiği üzüntüyle ilerleyemiyorum, mutluyken mutsuz olma yeteneğimden kurtulmak, mutluyken hep mutlu kalma beceriksizliğiyle yaşamak istiyorum. İnsanoğlu değil mi? Mutluyken mutsuz olacak sebepleri bulur da mutsuzken, mutlu olduğu zamanı özlemekle meşgul olur hep.

Ya biz yaşamayı bilmiyoruz, ya da yaşamak dediğimiz şey çile birikintisi. Ya biz bu bataklıkta çırpınırken batıyoruz ya da zaten batmışız da çıkış yolunu bulamıyoruz. Sesler duyuyoruz ama cevap veremiyoruz. Yaşamak buysa eğer, biz yaşıyoruz. Ama hayat buysa, biz çoktan ölmüşüz.

6 Eylül 2014 Cumartesi

Boz-yap

Bir parça müzik var kulağımda bir parça da hüzün var ruhumda. Birinin ritmi çok güzel. Diğeri çok zor veriyor kalbime ama çok güzel birleşmiş ikisi. Birleşince hafiften bi gözyaşı beliriyor ama pek mühim değil. Tamamlıyor parçalar birbirlerini.
Hayat da bir puzzle. 1000 parçalık koca bir puzzle. Ortaya dökülmüş her şey eksiksiz, her şey senin önünde, benzeyen parçalar var, çok fazla parça var ve hepsi birbirine uyabilir gibi gözüküyor. Başlayıp yapıyorsun ama en önce köşeleri yapman gerekiyor önce her şeyi tutan en garanti parçayı bulman gerek. Sonrasında oraya uyacak benzer parçalar seçmeye çalışıyorsun ama hepsi aynı gibi. Birini deneyip çıkarıyorsun, ikisini, üçünü, dördünü, beşinı deneyip deneyip çıkarıyorsun. Olmuyor. Bi köşesi giriyor diğeri uymuyor ya da renkleri olmuyor ya büyük geliyor ya küçük. En doğrusunu bulana kadar sadece yanılıyorsun doya doya. Hayatta böyle aynen. Bir şeyi yapmaya başlarken en garanti şeyi yerleştiriyoruz önce. Sonra deneye deneye, yanılgıları hazmede hazmede doğru kararları verip ikinci, üçüncü, dördüncü parçaları yerleştiriyoruz. Çok doğru gibi gelen kararları birleştiriyoruz uyuyor önce ama ilerledikçe bir bozukluk seziyoruz. Bir şey yanlış. Diğer parçalar birleşiyor ama puzzle tamamlanmıyor eksik noktalar var. Parçalar kalıyor elde, yanlış noktayı ararken başka parçaları da söküyoruz, yanlış parçayı bulup çıkarıyoruz ama eski haline çevirmek zaman alıyor. Tek parçalık yer kalmışken bozmak zorunda kalıyoruz puzzleı. Bozmak zorunda kalıyoruz hayatımızı, yanlış zamanda verdiğimiz yanlış kararların yaşattığı zaman kaybında pişmanlıklar tadıyoruz. Tekrarlayan, alışılmış bir yaşama dönüşüyor sonra. Parçaları koyacağımız yerleri biliyoruz sanıyoruz ama tek parçanın değiştiğini unutuyoruz. Ona uyan parçaların aslında eski parçalar olmadığı, unuttuğmuz en ince detay. Sonra tekrar bozuyoruz, tekrar ve tekrar...
Ama ne yazık ki puzzledan ayrılıyor hayat. Puzzleı kaç kere bozarsan boz parçaları doğru yerine yerleştirince resim ortaya çıkar fakat hayat o kadar sabırlı değil. Bir iki kere bozduğun zaman resim kaybolur. Kararlar yetkisini kaybeder, parçalar da kıvrımlarını. Hiçbir şey yerine geçmez, birbirine uymaz. En sonunda; yanlış kararların getirdiği pişmanlıklar, zaman kayıpları kalır. Ve bir resim çıkmaz ortaya. Tüm çaba mahvolur, herkes giderken her şey de onların peşinde kaybolur.

Posted via Blogaway